14 Temmuz 2009 Salı

DOĞU TÜRKİSTAN'DA ÇİN VAHŞETİ

Türk tarihi içerisinde Çin halkı ve Çin devletleriyle yapılan savaş ve mücadele çok önemli bir yer tutmaktadır. Ezelden beri devam eden bu mücadelenin bundan sonra da devam edegeleceği son Uygur faciası ile bir kez daha göz önüne serilmiş oldu.
İki milletin mücadelesi ve kavgasının başlangıcı, iki milletin tarih sahnesinde yer aldığı zamana kadar uzanmaktadır. Gün gelmiş Türk milleti Çinliler üzerinde hakimiyet kurmuş, gün olmuş Çinliler Türkler üzerinde hakimiyet kurmuş, ancak bu iki köklü milletin kavgası bitmemiştir. Ünlü Çin seddini inşa etme zorunluluğunu duyacak kadar Türklerden korkmuş ve yılmış olan Çinliler, kendilerinin güçlü olduğu zamanlarda ise hiç vakit kaybetmeden Türk devletlerine saldırmış ve onları bölüp parçalamıştır. Günümüzde imparatorlukların kalmadığı bir dönemin yaşandığı sanılmasına rağmen halen dünyada 3 adet imparatorluk hüküm sürmekte ve maalesef bu 3 imparatorluğun da boyunduruğundaki en önemli unsurların başında Türkler gelmektedir. Bu üç imparatorluktan biri Rusya( SSCB'den sonra bile hala imparatorluktur; Tataristan , Başkurdistan ve Yakutistan gibi Türk bölgeleri ve sayısız Turani milleti boyunduruğu altında tutmaya devam etmekte), diğeri İran( Güney Azerbaycan'a hakim ), bir diğeri de Çin'dir. Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Türkistan başta olmak üzere Tibet gibi geleneksel ve tarihsel olarak Çin toprağı olmayan yerlerde emperyal bir güç olarak mevcudiyetini devam ettirmektedir. İşte bu emperyalist Çin, Doğu Türkistan'da Türk tarihinin en önemli medeniyetlerinden birini kurmuş ve yaşatmış olan Uygur Türklerine karşı 200 yıldır sürdürdüğü asimilasyon, zulüm ve baskıyı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül başkanlığındaki bir Türk heyetinin bölgeyi ziyaretinden hemen sonra diplomatik nezaket kurallarını da hiçe sayarak soykırıma dönüştürmekten çekinmemiştir. Haziranın sonundan bu yana bölgede yaşananların adı kelimenin tam anlamıyla soykırımdır. Türkiye'de ve dünyada ciddi yankı bulan bu vahşette ölü sayısı binlerle ifade edilen rakamlara ulaşmış durumdadır. Yüreğimiz yanmakta, içimiz acımaktadır. Ancak elimizden de bir şey gelmemektedir. Bu durum sadece bizim için değil bütün dünya için geçerlidir. Güya zalim, bölgesinde devasa bir güç olan Çin devleti. Çinliler belki, başlı başına dünya siyasetini belirleyebilen bir güce sahip değiller ama mesele kendi bölgesi olunca, Çin ne ABD ne de Rusya kimseyi dinleyecek, takacak durumda değiller. Eğer medeni dünya Çin'e dur diyebilse Tibet için diyecek ama nafile. İşte içimizi acıtan ve bizi kahreden asıl sebep de bu çaresizliğimiz. Elimiz kolumuz bağlı ve kahrediyoruz zayıflığımıza, güçsüzlüğümüze. Bugün itibariyle Çin'den bağımsızlık almak, özgür olmak çok ama çok güç. Kürşad'ın torunları için bile güç. Ölümüne bir mücadeleye girilemez mi peki? Girilir girilmesine de sonuç alma şansı maalesef bugün için hiç yok. O halde yapılması gereken şey, Doğu Türkistan'da millet olarak Uygur Türklüğünün varlığını devam ettirmek. Elbette bu gecenin bir sabahı olacak zalim Çin'in de zayıf olduğu bir gün gelecektır. İşte o gün Çin'e Göktürkler gibi silleyi vurabilmemiz için Uygur soyunun kırılmadan, yok olmadan, Türk ve müslüman kimliğiyle, dili ve diniyle dipdiri ayakta olması gerek. Onun için yüreğimizin yandığı bu günde davamız, Doğu Türkistan'ın bağımzılığı davasından daha ziyade orada yaşayan her bir Uygur Türkü'nün hayatta kalmasını sağlama davası olmalıdır. Doğu Türkistan'ın ulu lideri merhum İsa Yusuf Alptekin'i tanıma bahtiyarlığına erişmiş biri olarak Uygurların kutlu mücadelesinin bütün karmanlarını ve şehitlerini rahmet ve şükranla anıyor, Cenab-ı Allah'ın geride kalanların yar ve yardımcısı olmasını diliyorum...